10 Mayıs 2012

Şans Noktası'nın "şans"ı neyin şansı?

Yazan: Mustafa Konur

Biz insanlar, düşünürken adına “kavram” dediğimiz bir malzeme kullanırız. Kavramlar, bir kök anlamın yanı sıra, bir de yaşadıkları ömür boyunca kazandıkları yan anlamlardan oluşan bir anlam yelpazesine sahiptirler. Ancak burada önemli bir noktaya dikkat çekmemiz gerekir: Bir daireyi örnek alalım. Bir daireyi o daire yapan, kendisini oluşturan noktaların dairenin merkeziyle olan biricik ilişkisidir. Başka bir deyişle, dairenin merkezi, o dairenin özü, ruhu, kimliğidir. Bu durum, kavramlar için de geçerlidir. Bir kavramın o kavram olarak kalabilmesi için, merkezdeki anlamından fazla uzaklaşmaması, gelişigüzel eğilip bükülmemesi gerekir. Tüm bunların Şans Noktası’yla ilişkisi ne peki? Şans Noktası’nın anlamını, günümüzün genelgeçer değer aracı olan parayla sınırlı tutma eğilimindeyiz. Fakat bu kısıtlama, Şans Noktası’nın özünde yatan esas anlamın perde arkasında kalmasına sebep oluyor. Okumakta olduğunuz yazı, işte bu perde arkasında kalan kısımdan bahsediyor. Bu girizgâhtan sonra, astrolojinin meşhur Şans Noktası’nın adındaki “şans” kavramına geçelim.

Talih kuşu kime, niye konar?
Şans, gündelik hayatımızda çokça yer tutan, özünde ne anlama geldiği üzerine pek düşünmeden, bol keseden kullandığımız bir kavram. Ama aslında biz şans diye neyi kastederiz? “Şansım yaver gitti” dediğimizde, olup biten nedir? Belli birini “çok şanssız biri” diye nitelediğimizde o kişinin hayatıyla ilgili hangi gerçeği anlatmak istiyoruzdur?
Amerikalı astrolog Ben Dykes’ın “Traditional Astrology for Today” isimli kitabında, Arap Noktaları’nı anlattığı bir bölüm var. Dykes, örnek olarak Şans Noktası’nı (Lot of Fortune) kullandığı bu bölümde, şans kavramının ne olduğu üzerinde duruyor ve hem bu kavramı hem de Şans Noktası’nı farklı bir gözle görebilmemizi sağlayacak bir perspektif açıyor. Bu yazıyı yazmama sebep de, kitabın bu bölümünde okuduklarım oldu. 
Konunun ayrıntılarına girmeden önce bir not düşmemiz lazım: Şans kavramını, “talih” ve “kısmet” kavramlarıyla beraber ele almalıyız. “Talih” ve “kısmet” sözcükleri ve bunların çağrıştırdıkları, “şans” diyerek ifade etmeye çalıştığımız kavramın doğasını –en azından Şans Noktası’ndaki şansın anlamını- çok daha iyi anlatıyor.
Dykes, Talih’in (Fortune) eskiler için ne ifade ettiğinden başlıyor. Gezegenimizin gördüğü en önemli düşünürlerin başında gelen Aristoteles, “Fizik” kitabında şu örneği veriyor: Bir gün pazara gitmeye karar verdiniz. Elmalara, yumurtalara bakarken aniden bir adamla çarpıştınız. Bu çarpıştığınız adam, size borcu olan, tanıdığınız bir adam. Adam parayı çıkardı, borcunu oracıkta ödedi.
Kimin başına gelse, “bugün şanslı günümdeyim” dedirtecek bir olay. Ama Aristoteles, bu son derece sıradan görünen olayla ilgili şunu bilmek istiyor: Bu olayın meydana gelmesine ne neden oldu? Ve Talih’in kendisi, meydana gelen olayların bir nedeni midir?
Bugünün modern dünyasında bu olay, kimimiz için parayı cebine indirdiği keyifli bir “tesadüf”, kimimiz içinse zor zamanda imdada yetişen evrenin kendisine geçtiği özel bir kıyaktır. Ama içinde yaşadığımız hâkim kültürün kabullerini temel alarak deneysel ve rasyonel akılla düşünen biz modernler için, bu olay son derece sıradan ve tesadüfi bir olaydır. Öyle ya da böyle, bir şekilde meydana gelmiştir. Ardında hiçbir anlam yoktur; hatta anlam aramanın kendisi bile anlamsızdır. Anlam bulmaya kalkışırsanız, en hafif tabiriyle hurafelere kurban düşmüşsünüzdür, daha ağır tabiriyle ise insan zihninin çocukluk ve ilkellik zamanlarından kalan gelişmemiş ve ilkel bir kafaya sahipsinizdir. Kafanızın son kullanma tarihi çoktan geçmiştir ama siz hâlâ aymamışsınızdır. Ama adınız Aristoteles ise, bu olayı öyle bir yerinden yakalarsınız ki şahane bir felsefe problemine dönüşür.
Aristoteles, bu örneğe dayanarak şu soruları soruyor: Talih tam olarak neyin nesidir, nasıl tanımlanabilir?
Aristoteles’e göre Talih, olayların meydana gelmesinde başlı başına bir sebeptir. Ama Talih’in tam olarak ne olduğunun yanıtı, olaylara nasıl sebep olduğu sorusunun yanıtında saklıdır.
Aristoteles, Talih’i olayların meydana gelişinde bir sebep olarak görür ama bu işi çok özel bir şekilde yaptığını söyler. Talih’in özelliklerini şöyle sıralıyor Aristoteles: Her zaman meydana gelen bir şey değildir. Sizin açınızdan iyi ya da kötü bir amaca hizmet etmiş olması gerekir. Sizin belli tercihlerinizle ilişkili olsa da, olay sizin seçimleriniz sonucunda başlatılmamıştır. Sürekli akış halinde olan normal ve gündelik sebepler bu olaya fiziksel olarak sebep olmuştur.
Aristoteles’in verdiği örneği bu unsurları uygulayarak inceleyelim: Pazara gitmeye fiziksel olarak zorlanmadınız ya da pazar yeri her zaman bulunduğunuz yerlerden biri değildir. Parayı almak sizin hayattaki seçimlerinizle ilgilidir ama pazar yerinde adamı bulmak için özel bir karar almamıştınız. Bu olay, sizin açınızdan iyi bir şeye sebep oldu (verdiğiniz parayı geri aldınız). Bu olayın kendisi, sürekli bir şekilde akan başka birçok olayın sonucuydu: Pazara gittiniz çünkü yiyeceğiniz bitmişti, adam pazara geldi çünkü güzel bir gündü, annesinin ilaca ihtiyacı vardı, maaşını da yeni almıştı, pazar yerinin bir tarafı kalabalık olduğu için oraya değil de sizin bulunduğunuz tarafa doğru geldi vs.
Burada karşımıza çıkan çok önemli, anahtar bir kavram var: “olay akışı”. Gerçekten de, hayatı –özellikle gündelik hayatı- düşündüğümüzde, çok fazla sayıda olayın karmaşık akışından oluşan devasa bir ağa benzediğini sezeriz. Sizin kendi hayatınız da, bu olay akışıyla sürekli bir etkileşim içindedir. Sanki hayatınız birçok kanal aracılığıyla bu olay akışına bağlanmış gibidir ve bazı olaylar size gelmekte, bazılarıysa gelmemektedir. Peki ama, bu ağın nerelerine ve nasıl bağlısınız? Nerelerine bağlı değilsiniz? Bunu önceden belirleyen bir şeyler var mı? Yoksa öylece kendi kafasına göre mi meydana geliyor?

Şans noktası sadece para mı demek?
Aslına bakarsanız, bu “olay akışı” kavramı astrolojiyle, özellikle de gündelik hayatın somut ve nesnel olay ve olgularına odaklanan Ortaçağ Astrolojisi’yle çok yakından ilişkili. Astrolojiyi, kısmen bu olay akışını analiz etmeye çalışan bir disiplin olarak bile görebiliriz. Hangi olaylar size niye geliyor, niye gelmiyor ve bunlara sebep olan aktörler kim ve ne?
Bu bakış açısını astrolojik olarak ele aldığımızda, Şans Noktası’nın yeri, “maddi gelir elde edilebilecek alan” olmanın ötesine uzanıp, harita sahibinin olayların akışının içinde olup olmayacağını, bu akış içerisinde nasıl ve nerede yer alacağını gösterir. Elbette ki Şans Noktası’nın “dünyevi doğası” gereği, bu olay akışının kişiye getirisi büyük ölçüde maddi olacaktır. Fakat bunun yanı sıra, kişinin talihiyle ilgili bir kavşak görevi de görecektir. Bu talih iyi ya da kötü olabilir. Nasıl olacağı haritadaki durumu ve bağlantıları incelenerek anlaşılır. Ama Şans Noktası’na sadece para kazanmak için yöneleceğimiz alan olarak bakmak, temelindeki anlamı daraltmak olacaktır. Kendi eylemlerimizin getirileri kadar, hatta belki onlardan daha fazla, bizim niyetlenmediğimiz birtakım olayların bizim hayatımızla nasıl kesiştiğinden ve bunların bize getirip götürdüklerinden söz ediyoruz. Çünkü, Aristoteles’in verdiği örnekten de çok açık bir şekilde görülebileceği gibi, “Talih” dediğimiz olgu, daha ziyade, üzerinde pek fazla bir etkimiz olmayan ve bizim eylemlerimizden bağımsız olarak meydana gelen olayların bizim hayatımızla nasıl etkileştiğiyle ilgilidir; veya etkileşip etkileşmediğiyle. Mesela on ikinci eve düşen bir Şans Noktası’nı düşünelim. Buna birkaç şekilde bakabiliriz: a) Olayların ve fırsatların akışı harita sahibinin hayatıyla pek kesişmiyordur. b) Olayların akışı on ikinci eve odaklanmış olabilir; kişinin hayatıyla kesişen olaylar ve fırsatlar, kendisi için fayda yerine zarar getirici olabilir. c) Ya da, kişinin kendi şansını kendi yaratması gerekmektedir. Hangi şekilde bakarsak bakalım, kendisine fayda sağlayacak olayların kişinin ayağına gelme ihtimali düşük olduğundan, çok daha fazla kişisel çaba ve girişim gerekeceğini söyleyebiliriz.

Örnek Olay
Son olarak, tüm bu söylediklerimizi gerçek bir olayla örnekleyelim ve “olay ağı” ile ne kastettiğimizi somut olarak görelim.
Aşağıdaki harita, örnek olarak ele alacağımız olayı yaşayan kişinin, Alcabitius ev sistemiyle çıkarılmış doğum haritası. Harita sahibinin kişisel bilgileri yer almıyor ve haritada yalnızca olayla ilişkili göstergeler mevcut.


Harita sahibi, Firdaria periyodunda Ay döneminde olduğu bir vakitte, hiç hesapta olmayan şöyle bir olay yaşıyor: Şehir dışındaki bir arkadaşından bir telefon alıyor. Arayan arkadaşı, alacağı bir ev için para denkleştirmek zorunda. Acil para ihtiyacını karşılamak için elindeki arsayı hemen satmak istiyor. Harita sahibini arayarak bu arsayı almak isteyip istemeyeceğini soruyor. Tam o günlerde de, harita sahibinin elinde bir miktar maddi birikimi var ve bunu nasıl değerlendireceği konusunda bir arayış içerisinde. Ne yapsam, nasıl değerlendirsem diye düşündüğü bir vakitte, uzaktaki bir arkadaşından böyle bir telefon ve teklif geliyor. Harita sahibi arsayı almayı kabul ediyor. Ancak elindeki birikim arsanın bedelini tam karşılamıyor. Yakın bir akrabasından bir miktar borç alarak parayı denkleştiriyor. Bir iki günlüğüne şehir dışındaki arkadaşının yanına gidiyor, parayı elden teslim ediyor ve apar topar arsayı satın alıyor. Bu olay sonucunda, değerli bir yatırım yapmış oluyor.
Şimdi haritaya bakalım ve bu olayın ilişkili olduğu konfigürasyonu inceleyelim. Bununla beraber, harita analizinde klasik yöntemlerin gücüne ve kişinin hayat olaylarını ayrıntılı bir şekilde nasıl anlattığına bir kez daha tanık olalım.
Önce ASC’den başlayalım… Haritada bir Toprak burcu yükseliyor. İlk söyleyebileceğimiz, harita sahibinin temel motivasyonlarından bir tanesinin maddi güvence arayışı olacağıdır. Sabit bir burç yükselmekte olduğu için, ayakları yere basan bir sağlamlık talebi, garanti isteme ve somutluk, kalıcılık, muhafaza etme isteği de bu motivasyona eşlik edecektir. Yükselen yöneticisinin birinci evde oluşu, bu temel motivasyonun harita sahibinin kendi eylemleri aracılığıyla gerçekleştirileceğini gösteriyor. Tam bu noktada, ASC analizine katmamız gereken ikinci unsur, yükselen burcun yücelme yöneticisi. Boğa yükseliyor ve yücelme yöneticisi Ay. Böylelikle, yükselen yöneticisi Venüs’ün ardından, Ay da haritada harita sahibini temsil eden ikinci bir gösterge durumuna geliyor. Yükselen derecesinde Venüs ve Ay, eşit asalet puanına sahipler. Bu durum, Venüs ve Ay’ı yükselen derecesinin iki almuteni yaparken, yükselen derecesinin almutenlerinden bir olması Ay’ın harita sahibini temsil etme gücünü daha da pekiştiriyor.
Şimdi Ay’a bakalım… Ay, ikinci evde. Üçüncü ve dördüncü evleri yönetiyor. Şans Noktası da Ay’ın yönetiminde. Ay, dispozitörü Merkür tarafından ağırlanıyor; aralarında altmışlık açı var. İkizler burcunda bulunan Ay, burada hiçbir asalete sahip değil, yani peregrin.
Merkür, Koç burcunda. Alcabitius ev sistemine göre on birinci evin sonunda, on ikinci ev girişine neredeyse yapışmış durumda. Tümburç (whole sign) olarak bakıldığında ise on ikinci burçta.
Bunların ardından sormamız gereken ilk soru, Ay’ın bulunduğu yerde ne yapmaya çalıştığı.
Ay, ikinci evde bulunuyor, yönettiği üçüncü ve dördüncü ev konularını, şans noktasını ve açısal ilişki aracılığıyla Merkür’ün bulunduğu on birinci ve on ikinci evi, ikinci eve taşıyor. Ay’ın ikinci evde oluşu, yükselen burcun işaret ettiği maddi güvence arayışını bir kez daha vurguluyor: İkinci evdeki Ay, maddi kaynak sağladığında kendisini güvende hissedebilecek. Ay’ın yönettiği evler aracılığıyla ikinci eve taşıdığı diğer temalar, bu maddi güvence arayışının ayrıntılarını anlatacak: Dördüncü ev (emlak, arsa, toprak, gayrimenkul değerler, sağlam temel, aile, yuva) ve ikinci ev (para ve maddi kaynaklar) arasındaki bağlantı, bu maddi güvence arayışının kalıcı yatırımlarla, evle, toprakla ilişkili olacağını söylüyor. Ay, bir şekilde, maddi kaynakları ve toprağı birbirine bağlamak istiyor. Daha astrolojik bir dille söylersek, Ay, ikinci ev (para) aracılığıyla dördüncü evi (yatırım) gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunun somut karşılığı olarak ilk aklımıza gelen, maddi kaynakların sağlam bir yatırıma dönüştürülme talebi. Ay bunu gerçekleştirdiği zaman kendini emniyete almış hissedecek. Diğer yandan, üçüncü ev bağlantısı nedeniyle, yakın akrabalar, kısa seyahatler gibi konular da bu resme dâhil olacak. Ay tarafından yönetilen Şans Noktası da, Ay’ın amaçları doğrultusunda birtakım fırsatlarla karşı karşıya gelinebileceğini gösteriyor. Yükselen derecesindeki güçlü asaleti Ay’ı harita sahibinin de göstergesi yaptığından, bu konfigürasyonun sebep olacağı olayların, harita sahibinin birincil motivasyonlarıyla (maddi güvence arayışı, kalıcılık ve somutluk talebiyle) de yakından ilişkili olacağını söylüyor. Ay’ın Merkür ile olan altmışlık açısı ve daha da önemlisi Merkür tarafından ağırlanıyor oluşu, arkadaşların (on birinci ev) ve harita sahibinin kontrolünde olmayan olayların (on ikinci ev) bu konfigürasyonun yaratabileceği olaylarda önemli paylarının ve katkılarının olacağını, belki de anahtar görevi göreceklerini düşündürüyor.
Ay’a biraz daha yakından baktığımızda, peregrin olduğu dikkatimizi çekiyor. Peregrin bir gezegen, bulunduğu alanda kendisini yabancılaşmış hisseder, ne yapacağını bilemez bir haldedir ve dış etkilere bağlı kalmış durumdadır. Bu dış etkiler, kendisini yöneten gezegenin etkileridir. Bunu örneğimize uygularsak: Ay, bulunduğu alanda, maddi güvence ve yatırım arayışını nereye yöneltebileceği konusunda yabancılık çekiyor. İkizler burcunda, yani değişken bir burçta oluşu ise, belki seçenekleri fazla ince eleyip sık dokuduğunu, karar alamadığını, hangi seçeneğin güvenceli olduğu konusunda ikilemde kaldığını anlatıyor. Kendini emniyette hissedeceği bir sonuca ulaşması, büyük ölçüde Merkür’ün elinde.
Son olarak Şans Noktası’na değinelim: Haritada hem tümburç (whole sign) hem de Alcabitius’a göre üçüncü evde, ama dördüncü ev girişine yakınlığından ötürü aynı zamanda da dördüncü evde. Bu durumuyla Şans Noktası; yakın akraba, kısa yolculuk, aile, yuva ve mal mülk edinme konularında harita sahibinin belli talih ve fırsatlara sahip olacağını belirtiyor.
Şimdi tüm bunları toparlayalım ve kısa bir hikâye haline getirelim.
Harita sahibi Firdaria periyodunda Ay dönemine girdiğinde, Ay ile birlikte onun bağlantıda olduğu her şey aktif hale geliyor (Ay’ın içinde bulunduğu ve yönettiği evler, açıyla ilişki kurduğu gezegenler ve onların yönettiği ve bulunduğu evler, Şans Noktası). Bu dönem, harita sahibinin elinde belli bir birikim olduğu bir vakte denk düşüyor. 

Astrolojik dille söylersek… Harita sahibini temsil eden Ay’ın elinde bir miktar kaynak var (ikinci ev). Dördüncü evin gerçekleştirilmesinden sorumlu olduğu için ikinci evi kullanarak (para) bu kaynakları sağlam bir yatırıma (yükselen Boğa, dördüncü ev) dönüştürmek istiyor. Ama bulunduğu alanda ikilem içinde, nereye yönelmesi gerektiğini bilmiyor, karar almakta zorlanıyor (Ay peregrin ve değişken burçta). Yöneticisine bağımlı bir halde. Fakat bulunduğu alanda (İkizler) şanslı çünkü yöneticisi tarafından orada tek başına bırakılmamış, kayırılıyor ve korunuyor (uyumlu bir açıyla ağırlanma). Ne yapacağını bilemez bir haldeyken, devreye bir arkadaş giriyor (Ay’ı ağırlayan, on birinci evdeki Merkür). Arkadaş, bir anlamda, inisiyatif kullanıyor, girişimde bulunuyor (Koç’taki Merkür, girişimci bir arkadaşı gösteriyor). Arkadaşın sunduğu fırsat telefonla yani bir haberleşmeyle geliyor (on birinci evdeki Merkür ve üçüncü ev). Öte yandan, üçüncü eve yerleşmiş olan Şans Noktası, talihli bir haberi de simgeliyor. Ve nitekim öyle oluyor, Ay’ın karşısına yatırım konusunda bir fırsat çıkıyor (dördüncü evde yerleşmiş, Ay yönetimindeki Şans Noktası). Bu sayede Ay, dispozitörü girişimci Merkür tarafından, içinde bulunduğu ikilemden kurtarılıyor. 

Ancak Ay’ın elindeki kaynak yeterli değil (ikinci evdeki asaletsiz ve ikinci evde bulunmak suretiyle sadece yüzde elli yaptırım gücüne sahip Ay). Devreye yakın akrabalar giriyor (üçüncü ev). Harita sahibi hem bu olayda kendisine fayda getirecek bir akrabaya sahip, hem de bu akrabanın tam o sırada borç verebilecek parası var (üçüncü evdeki şans noktası). Ay’ın, dördüncü evi gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyduğu kaynak, üçüncü evde yöneticisi olduğu Şans Noktası sayesinde sağlanıyor. Harita sahibi (Ay), şehir dışına kısa bir yolculuk yapıyor (üçüncü ev). 

Bu konfigürasyondaki başka bir ayrıntı ise şöyle: Ay’ın yönettiği Şans Noktası, Ay’ın bulunduğu burca göre on ikinci burçta; dolayısıyla Ay ile Şans Noktası’nın arasındaki ilişkide ve bu ilişki sayesinde açığa çıkacak olayda bir on ikinci ev temasının da (beklenmedik, umulmayan, belirsiz, öngörülemeyen durumların) işin içinde olacağını gösteriyor… Haritadaki tüm bu bağlantıların sonucunda, Ay’ın nihai amacı olan sağlam yatırım yapma ihtiyacı, konfigürasyondaki tüm göstergelerin katılımıyla gerçekleştirilmiş oluyor.
Bu gerçek olay, Şans Noktası’nı neden belli olayların kesiştiği bir kavşak gibi görmemiz gerektiğini çok güzel bir şekilde örnekliyor. Aristoteles’in verdiği pazar yerinde karşılaşma örneğiyle de doğa olarak bire bir örtüşüyor. Şans Noktası’nı, Aysal bir nokta oluşundan ötürü dünyevi kazanç ile ilişkili görmemizde bir yanlışlık elbette ki yok. Ancak, “nereye gidersem parayı bulurum” diye sınırlamak, yazının ilk kısımlarında bahsettiğimiz “olay ağı” boyutunu gözden ırak düşürebilir. Bu açıdan bakınca, Şans Noktası, bizim eylemlerimiz sonucunda elde edeceğimiz kazançları anlatmaktan ziyade, bizim dışımızda gelişen olay akışlarının hayatımıza “talih” ve “kısmet” olarak nasıl yansıyacağıyla çok daha ilişkili görünüyor. 


Yazan: Mustafa Konur; 9 Mayıs 2012, İstanbul

Astroloji ve Zamanın Doğası

John Frawley
Astrolojik bilginin hiyerarşisinde daha derinlere girmeden önce, astrolojik hükmün dayandığı ilkelere biraz bakmalıyız. Ele almamız gereken ilk konu, zamanın doğuşudur; çünkü astrolojinin temel konusu, kullandığı malzeme zamandır.

Bir bilimadamı için üçü on geçe tıpkı diğer vakitler gibidir. Bu vakitte belli şeyler olabilir -çaydanlıktaki su kaynayabilir, bir tren gelebilir, annesini düşünebilir-; fakat bu aynı şeylerin üçü dokuz geçe, dörde yirmi kala veya herhangi bir vakitte de olmaması için hiçbir neden yoktur. Zamanı bir manzaraya benzetirsek, bilim adamları özelliksiz dev bir manzaraya bakarlar. Dağlar, bataklıklar, çıplak alanlar veya ağaçlar yoktur. Zaman yekparedir; hiçbir anın niteliği diğerinden farklı değildir.

Astrologlara göre zaman hayli farklıdır. Ona göre her an, tıpkı benim sizden farklı olmam gibi, ona eşlik eden diğer anlardan farklıdır. Astrolojinin kulesinin penceresinden gördüğü manzara, tıpkı fiziksel manzaralar gibi çeşitlilik arz eder: orada dağlar, ovalar, kuru çöller ve yemyeşil alanlar vardır. Ona göre saat üçe on kala meydana gelen şey, saat üçe on kalanın kendine has niteliğinin bir parçasıdır; eğer saat dörde yirmi kala görünürde aynı olay – örneğin çaydanlığın kaynaması- tekrar ederse, iki olay arasında ince bir fark olacaktır.

Klasik bilimsel deneycilik, zamanı kararlı bir sabitlik olarak alır. Deney, bütün diğer şeyler aynı kalmak kaydıyla, sonuçta hiçbir değişiklik olmadan herhangi bir vakitte tekrarlanabilir. Bu durum, bilim adamlarının inancına göre, zamanın gerçekten de sabit olduğunu ve astrolojinin temel varsayımının yanlış olduğunu gösterir. Burada bizzat bilimsel literatürün de itiraf ettiği üzere bu iddia doğru değildir, çünkü bilinçli olarak “hayatın dışında” oluşturulan bilimsel deney, öyle basit ve kaba bir doğaya sahiptir ki neredeyse her zaman lambur lumbur aynı sonuca doğru ilerler. Hayatı hareket halindeyken bütün latifliği ve karmaşıklığı içinde ele almaya kalktığımızda, suni bir deneyin sonucunun ne olabileceğinin bize hiçbir katkısı yoktur. Unutmamak gerekir ki bilim bakışlarını daha latif dünyalara çevirdiğinde, örneğin parçacık fiziğine, deneyler biraz daha terbiyesizleşiyorlar.


Bilim adamı için ‘üçü on geçe’ sözlerinde bu özel ana dair bilinmesi gereken hiçbir şey yoktur; astrolog için ise ‘üçü on geçe’ sözleri sadece belli bir anı etiketlemek için kullandığımız bir deyimdir ve nasıl kapı numaram evimi anlatmazsa, bu sözler de o vaktin doğası hakkında bilgi vermez. Astrolojinin yaptığı şey – bütün astroloji sanatında içerilen şey – belli bir coğrafi yerdeki zaman anlarının bireysel tabiatını tarif etmektir. Astrolojinin bu tarife ulaşmak için kullandığı araçlarsa gezegenlerdir. İşte astroloji budur, astroloji demek bu demektir: zaman anlarının bireysel tabiatını tanımlamanın aracı.

Tanımlamaya çalıştığımız zamanlar, içinde çalıştığımız bağlamda önemli olan anlardır. Bu bir doğum anı, bir evlilik anı, bir imparatorluğun kuruluş anı, bir sorunun sorulduğu an olabilir. Bağlamı bilen ve anın doğasını anlayan astrolog, kesin olarak belirlenmiş sınırlar dahilinde, anı nelerin takip edebileceği konusunda bilgili bir hükme varır. Burada majikal bir şey yoktur: bir kez zamanın tıpkı mekân gibi yerden yere değişiklik gösterdiğini kabul edersek, öngörü olasılığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Eğer bir parça toprağın tabiatını anlar ve çiftçinin ekeceği tohumu bilirsem, neyin yetişeceğini ve nasıl yetişeceğini söyleyebilirim; eğer bir zaman parçasının doğasını anlar ve bir insanın tam o anda yapmaya niyetlendiği eylemi bilirsem, peşinden ne gelebileceği ve bu eylemin ne kadar başarılı olacağını öngörebilirim. Bununla birlikte her şeyin her an Tanrı’nın iradesine tabi olduğunu hatırlarsak, tarıma ya da astrolojiye dair öngörüm ne kadar kaçınılmaz olursa olsun, her zaman başarısız olabilir.

Zamanın değişken niteliği sağduyumuzun bize söylediği şeydir. Biliyorum ki bugün arkadaşımla buluşabilir, çok eğlenceli bir saat geçirebilir ve birbirimizden ayrılmak istemeyebiliriz, aynı arkadaşımla, aynı yerde başka bir gün buluştuğumda kabalık yapmadan ayrılmanın yollarını arayabiliriz. Bilim adamları fiziksel değişkenlere işaret edecektir: farklı bir tişört giyiyordum, arkadaşımın dişi ağrıyordu, yapılacak işler vardı. Astrolog ise buluşmamızın tabiatının, bütün bu şeylerin ötesinde ve üstünde, olayın gerçekleştiği zamanın niteliğine bağlı olduğunu söyleyecektir. Örneğin spor söz konusu olduğunda, milyonlarca lira harcanarak bir araya getirilen bir Yıldızlar Takımı, karşılarına çıkan Umutsuzlar Takımı’na akla gelebilecek her alanda üstün olsa da, biliyoruz ki maçı kaybedebilir. Astrologlar olayın gerçekleştiği anın tabiatını işaret edecektir bize.

Eski Ahit’te Vaiz bölümünün sözlerini hepimiz biliriz: “Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.” Bugün doğanın değişken tabiatını ihmal eden bir dünyada, bu söz, “her şey belli bir vakitte yapılmalıdır,” diye anlaşılmaktadır. Ama aslında anlamı tam da söylediği gibidir. Her niyetin belli bir anı vardır. “Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var. Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var. Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var. Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var. Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var. Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var. Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var. Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.” [Kitabı Mukaddes, Vaiz 3.2-8] Bu dizelerde işlenen şey astrolojinin esas bir ilkesidir: zaman zamandan tabiat bakımından farklıdır. Bir anın doğasını anlamak, o anda olanlara veya olacaklara, o andan sonra geleceklere dair bize içgörüler sunar. Tıpkı verimli toprağa düşen bir tohumun serpilip verimsiz toprağa düşenin ölmesi gibi, vaktinde yapılan şey meyveler verirken, vaktinde yapılmayan meyve vermez. İnsana ait olmayan eylemler de vakti geldiği zaman olacaktır. “Ağaç nereye devrildiyse, orada kalır.” [Vaiz, 11.3] Kendini belli bir yerin doğasındaki değişimleri incelemeye adamış birçok bilim vardır, astroloji kendini zamanın doğasındaki değişimleri yakından incelemeye adamış bir bilimdir.

Zamanın niteliğindeki değişimleri anlamak bizim için zordur, çünkü zamanı göremeyiz, sadece onun etkilerini görebiliriz. Bir yerin tabiatını kolayca görebilir ve ona göre hareket edebiliriz: mesela asla betona tohum ekmeyiz. Zamanı görebilmemizin tek yolu, zamanla birlikte düzenli olarak değişen şeyleri gözlemlemektir, mesela bir saatin kollarının konumuna veya gezegenlerin konumuna bakarak. Zamandaki değişimleri anlamamızı ve eylemlerimizi buna göre biçimlendirmemizi sağlayan şeye astroloji denir.

Saat Zamanı ile Gerçek Zaman

Kültürümüz kendini zamanın gerçek fenomeninin farkındalığından uzaklaştırdıkça, zamanın tabiatına göre hareket etmek bizim için giderek güçleşmektedir. Zaman kültürümüzde fethedilmesi gereken bir şeydir. Dünyayı çekiç darbelerimizle istediğimiz şekle soktuk, şimdi de aynı şeyi zamana yapmaya çalışıyoruz. 24 saat alışveriş; sonsuza kadar genç kalmak arzusu; her yerde hazır ve nazır elektrik ışıkları; yılın her vaktinde yenmeyi bekleyen çilekler; bu gelişimlerden kimileri bize ne kadar rahatlık sunarsa sunsun, hepsi bizi zamanın gerçek doğasının farkındalığından uzaklaştırıyor. Sokaklarımızdaki elektrik ışıklarının parlamasının gerçek zamanın işaretleri olan yıldızların görülmesini zorlaştırmaları önemsiz bir şey değildir.

Astrolojik zaman – ya da daha kesin konuşmak gerekirse gerçek zamanın astrolojik tanımı – gündelik hayatta kullanılan zamandan farklıdır. Astrologlar, emin olmak için, zamana dair yaygın uzlaşımları kullanırlar: haritaları saate bakarak çıkarırız, aramızdan yalnızca en sapıkları ‘Merkür saatinin başlangıcına’ bir toplantı ayarlayacaktır. Saat zamanı faydalı bir şey, astrologlar onun hiçbir şekilde yanlış olduğunu söylemezler, tıpkı astronominin yanlış bir şey olduğunu söylemedikleri gibi. Fakat astrologlar saat zamanının, tıpkı astronomi gibi, anlamdan yoksun bir şey olduğunu ve tıpkı astronominin bütün büyüleyiciliğine rağmen astroloji olmadan bir anlamdan eksik olması gibi, gerçek anlamın da saatin göstermediği zamanda olduğunu söylerler.

Buradaki bu kitabın (The Real Astrology) her yerinde sık sık karşımıza çıkan bir temayla karşılaşıyoruz: bir düzeydeki doğru, başka bir düzeydeki doğrunun doğruluğunu çürütmez. Astrolojik zamanın saat zamanıyla ilişkisi, ezoterik hakikatin egzoterik hakikatle ilişkisine çok benzer. Her ikisi de doğrudur; bu doğrulardan biri diğerini çürütmez; fakat ezoterik olanı çıkarırsanız, egzoterik olan bir kabuktan ibaret kalır. Saat zamanı faydalı bir şeydir; fakat astrolojik zamanın verdiği anlam düzeyi fiilen unutulmuş olduğu için, insanların rahatlığı için benimsenmiş olan zaman anlayışı onun kaçamadığı bir tuzağa dönüşmüştür.

Astrolojik zaman bir dizi iç içe döngüyle gösterilir. Bu döngülerden bazılarına hepimiz aşinayız: Güneş’in Dünya etrafındaki günlük dönüşü, Ay’ın Dünya etrafındaki aylık dönüşü, Güneş’in yıldızlardan oluşan arkaplanda yıllık hareketi. Bu üç döngüye dair üzerinde uzlaşılmış yaklaşık zaman birimleri bize günü, ayı ve yılı verir. Daha uzun döngüler de vardır, dış gezegenlerin hareketleriyle ölçülen bu döngüler binlerce yıllık döngülerdir. En küçük zaman birimine kadar, küçük döngüler de vardır. Uzun döngüler zamanın büyük motiflerini gösterirler: inançların veya imparatorlukların doğuşunu ve batışını. Daha gündelik öneme sahip döngüler saat ve günün kısa döngülerinin etkileşiminden oluşur.

Astrolojik saatler, hepsi birbirinin aynı olmadığı için saat saatinden farklıdır. Her saat zamanı bütün diğerleriyle aynı uzunluktadır; ne var ki astrolojik saat güneşin doğuşu ile batışı arasındaki vaktin on ikide biridir (eğer gece saatiyse güneşin batışı ile doğuşu arasındaki vaktin on ikide biridir). Güneşin batışı ile doğuşu arasındaki vakit aralığı yılın çeşitli vakitlerine göre değiştiği gibi, coğrafi konuma göre de değişir. Ilıman enlemlerde doğal saatler kışın ortalama 40 saat dakikası iken yazın ortalama 80 saat dakikasıdır. Her saatin başlangıcı ve bitişi güneşin kesin doğuş anıyla belirlenmiş olduğu için, bu yerden yere değişecektir; büyük bir şehrin bir yanında günün üçüncü saati yaşanırken, başka bir yerinde ikinci saatinin yaşanması olasıdır.

Yere ve mevsime göre bu duyarlılık büyük bir öneme sahiptir. Her saatin klasik dünyada bilinen yedi gezegenden biri veya öteki tarafından yönetildiği söylenir. Saatin yöneticisi olan gezegenin özellikleri onun yönettiği saatte görünür olacaktır. Her gün de yine bir gezegen tarafından yönetilir: Pazar günü (Güneş günü), Pazartesi (Ay günü), Salı (Mars günü), Çarşamba (Merkür günü), Perşembe (Jüpiter günü), Cuma (Venüs günü), Cumartesi (Satürn günü). Astrolojinin önerisi birine evlenme teklifi yapmak istiyorsanız, ensenizde bir şamarla kıçın gerisi dönmek istemiyorsanız, bunu Satürn gününde Mars saatinde yapmak yerine Venüs gününde Venüs saatinde yapmanızdır. Aynı şekilde sevgilimden ayrı bir şehirde yaşıyorsam, bir Venüs saatinin başlangıcı kalbimi onunla ilgili hoş düşüncelerle doldurabilir, telefona koşup ona güzel sözler fısıldamak isteyebilirim, ama onun bulunduğu yerde Satürn saatiyse, güzel sözlerim o kadar etkili olmayacaktır.

Yönetici gezegenin hükmettiği saat üzerindeki etkisinin gücü ve gerçek doğası güne göre değişiklik gösterir. Bir Venüs günündeki Venüs saati, bir Satürn günündeki Venüs saatinden farklı olacaktır ve ayrıca gezegenin gökyüzündeki konumu, diğer Zodyak burçlarıyla ve açı içinde olduğu diğer gezegenlerle ilişkisi de belirleyicidir. Eğer Venüs kendi saatinde güçlü olduğu Boğa burcundaysa ve iyicil Jüpiter’den açı alıyorsa, daha iyi çalışır. Yok, eğer zayıf olduğu Koç’taysa ve Satürn’den açı alıyorsa, olumlu etkisi engellerle karşılaşır. Her iki durumda da gezegen ona açı yapan gezegenlerin tonlarını içerecektir.

Gezegen saatleri gezegenlerin geleneksel sıralamasıyla sonsuz bir döngü oluşturur: Bu sıralama Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür, Ay, Satürn, Jüpiter diye gider. Astrolojik gün güneşin doğuşuyla başlar (gece yarısında değil). Bu durum günlerin tesadüfi görünen sırasını da açıklar. Çünkü günlerin de gezegenlerin sırasını takip etmesi ve Satürn günü, Jüpiter günü, Mars günü vs. diye ilerlemesini bekleyebiliriz.

Bir ay günü olan pazartesinin ilk saati Ay saatidir, onu Satürn, onu da Jüpiter izler. Günün yirmi dört saati için bu sırayı takip ettiğimiz zaman bir Mars günü olan Salı gününün ilk saati Mars ile başlar. İnsani bir zaman anlayışı yerine tümüyle rasyonel bir zaman anlayışından kaynaklanan bir şekilde onlu bölümlemeler kullansak ve günü ikişer onar saate bölsek, tekrar geleneksel düzene geliriz ve Ay gününü, sırasıyla Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn günlerin takip ederdi. Ancak bu tür bir katı bölümlemenin faydalı olma ihtimali pek düşüktür.

Herhangi bir saatin yöneticisini bulmak kolay bir iştir. Birçok takvimde var olan bilgilere bakarak güneşin doğuş ve batışı arasında kaç saat olduğunu bulunuz. Gündüzü ve geceyi on ikiye böldüğünüzde o günün bir gezegen saatinin uzunluğunu bulursunuz. Sonra da güneşin doğuşunu başlangıç noktası olarak, o günü yöneten gezegenden başlayarak (Pazartesi Ay’dan, Salı günü Mars’tan diye gider) içinde bulunduğunuz saatin gezegenini bulursunuz. Aradaki saatler gezegenlerin yukarıda verdimiz sırasını takip eder. Örneğin Çarşamba günü Merkür tarafından yönetilir. O halde ilk saat, on beşinci saat ve yirmi ikinci saat Merkür tarafından yönetilir. İkinci, on altıncı ve yirmi üçüncü saat Ay tarafından, bir sonraki saatler Satürn tarafından, sonraki Jüpiter tarafından vs. yönetilir.

Her ne kadar yapay saat zamanı kavramı zamanın kendi akışı içindeki gerçek doğasına açıklığımızı ciddi bir biçimde zedelemiş olsa da haftanın başlangıcına şöyle bir baktığımızda, izlerin hala mevcut olduğunu görürüz. Pazartesi güneş doğarken günün ilk saati Ay saatidir. Bu saatin etkisinin içimizdeki bebeği (Ay), ortaya çıkardığına tanık olabilir, kendimizi zayıf, disiplinden uzak, yorganın altında kıvrılıp biraz daha uyumak isterken bulabiliriz. İkinci saat Satürn tarafından yönetilir ki o disiplin, görev ve gerçekten de bizzat zaman gezegenidir ve pazartesinin bebeksi uykuculuğunu hiç hoş karşılamaz. Kendini bütün astrolojik etkilerden uzak sananlar bir pazartesi sabahı çalar saati karşı duvara hiç fırlatmamış olmalılar.

Eşit olmayan astrolojik saatlerle eşit mekanik saatler çok eski zamanlardan beri yan yana var olmuşlardır: su saati tam mekanik bir saat gibi saati eşit aralıklarla ölçer (Bununla birlikte kimi zaman eşit olmayan saatleri ölçmek için de kullanılabilir, hatta kullanılmıştır da). Bu iki saat tipinin kendilerine özgü kullanım yerleri vardır. Eşit saat aralıkları en çok ticari amaçlar için iyidir. Eskiden ticari meseleler hayatın bütününü ölçen bir şey değildi. Ortaçağın sonlarına doğru eşit, mekanik saatler daha net bir şekilde ağırlık verilmeye başlandı. On üçüncü asır İtalyan astroloğu Guido Bonatti, gezegenlerin yönettiği eşit olmayan saatlerin ilkelerini anlattıktan sonra, bu ilkenin aynı şekilde eşit saatlere de uygulanabileceğini söyler, bununla birlikte söylediğine kendisi de inanmıyor gibidir. O sadece, ticari hayatın önemi artıp zamanın kendine ait, değişken bir doğası olduğu fikrini kenara atarken yaşanan yönelime işaret etmektedir.

Zamanın tabiatındaki en belirgin değişme, belli bir saatten sonra karanlık olmasıdır. İnsanlar karanlık çöktüğünde işi bırakma gibi doğal bir eğilime sahiptir. Ortaçağ sendikalarının kuralları üyelerinin karanlık çöktükten sonra çalışmasını yasaklardı, bu yasaktan anlıyoruz ki o zamanlar bile karanlık çöktükten sonra bir lira daha kazanma isteği daha o zamanlardan doğal eğilimin önüne geçmeye başlamıştır. Mekanik saatler yaygınlaştıkça, doğayla olan bağımız daha da inceldi.

Eşit olmayan, doğal saatleri gösteren mekanik bir saat yapmak mümkündür; karmaşıktır evet. Fakat birçok gezegenlerin hareketlerini göstermeleri, karmaşık çalma mekanizmalarıyla ortaçağ saatlerinin inceliklerine baktığımızda, istenseydi, böyle bir saatin geliştirilmesinin çağın becerisini aştığını düşünmek akıllıca olmaz. Mekanik saatlerin Japonya’ya girdiği zamanlarda bu saatlerden yapılmıştı, ama Avrupa’da böyle bir saat yapıldığına dair hiçbir kayıt yok. Bunun nedeni büyük ihtimalle saatlerin yapılması için kimin para ödediğiyle ilgilidir. Tüccarların hoşuna giden saatler eşit saatleri gösteren mekanik saatlerdi, “bu sayede kışın en kasvetli ve karanlık gününde dahi işçiden tam mesai koparabiliyorlardı.”

Bu durum, iki zaman sisteminin arasındaki -eğer olmak zorundaysa- çatışmayı işaret eder: biri ticari kazanımlara sahipken öteki insanların sıhhatli olmasını sağlıyor. Biri insandan zamanı fethetmesini istiyor, onu kısa dönemli amaçlar için gelişigüzel bir plana uymaya zorluyor, öteki insanın kendini ve arzularını zamanın doğal akışı içinde uygun yerlere koymayı öneriyor. İnsanın kendi yapay kalıplarını zamanın yüzeyine uygulaması, hiç kuşkusuz, zamanın doğasının kendini buna göre bir zerre olsun değiştirdiğini göstermez. Pazartesi sabahları pazartesi sabahlarıdır, karanlık ister saat dörtte ister saat onda çöksün, varlıklar ona tepki vermeye devam ediyor.

Tecimsellik şeytani değirmenlerini dünyanın her yerinde inşa ettikçe, çömlekçiliği fabrikasyon haline getiren ilk kişi olan Josiah Wedgewood’un en az kendisi kadar ünlü oğlu Tom Wedgewood, yaşadığı kasaba Etruria için büyük bir plan yaptı. Bu planın özü, zamanla doğal bağlantıyı tümüyle silmekti. Model köyünde zamanın her anı, özellikle çocukların hayatlarında kesin bir biçimde düzenlenmişti. Oyuna veya tembelliğe asla zaman ayrılmayacaktı. Doğal dünya fazlasıyla kafa karıştırıyordu, çocuklar bu yüzden asla evlerinden ayrılmayacaktı. Bu evler sade gri duvarları ve görmek ve dokunmak için bazı renkli nesneleriyle tümüyle kontrol altında bir ortam oluşturuyordu. Her an, iş ve ahlaki gelişim konularına ayrılacaktı. Bu kasvetli ütopyayı yönetecek ideal insan da William Wordsworth’den başkası değildi. Fakat seçmiş olduğu diktatörün en güzel zamanlarını yıkılmış bir ağacı seyretmekle harcadığını öğrenince planı çöktü. Wordswornth’e bu ütopya fikri korkunç geliyordu, çünkü ona göre gelişen bir zihin için en iyisi tesadüfi uyaranlardı. Mekanik insan modelini modern düşüncenin köşe taşı haline getiren kişinin de Wedgewood ailesinin bir üyesi olması şaşırtıcı değildir. Bu kişi Charles Darwin’den başkası değildi.

Bu aşırı disiplinli ütopyalardan kaçmayı başarmış olabiliriz. Fakat yapay zaman çok daha sinsi araçlarla bize empoze edilmiştir ve doğal, organik ve yaşayan bir kuvvet olarak zamanla bağlantımız neredeyse tümüyle silinmiştir. Elektrik şehirlerimizde lambayı yaktığımızda gecenin geldiğini sadece şöyle bir fark ediyoruz. Kışın kendini yaz ortasındaki gibi hissetmeyen, tersine yarı kuş uykusu haline girmeyi isteyen kişi kendisinin hasta olduğunu düşünüyor: nitekim doktorlar ona mevsimsel depresyon yaşadığını söylüyorlar. İngiltere’de her kış Greenwich Mean Time’la düzenlenen doğala daha yakın zamanın, Prag’a göre belirlenen Merkezi Avrupa Zamanı’na göre yeniden düzenlenip düzenlenmemesi tartışılıyor. Bununla birlikte İngiltere’deki insanların hayatlarını neden Çek Cumhuriyet’indeki insanların hayatlarına göre yaşaması gerektiği, bunun ticari faydaları dışında, pek net değil. Soruna sağduyu ile yaklaşan ve sabahın karanlık saatlerinde insanların yataklarında kalması ve doğal zamana uyum içinde yaşaması gerektiğini söyleyen bir görüş yok.

Kolayca görebileceğimiz üzere bir astrolojik saati belirleyen şey Güneş’in konumudur. Saat (bugünkü modern tanıma göre atomik bozunumun bir ürünü olarak değil) Güneş’in bir ufuktan ötekine yolculuğunun bir parçası olarak hesaplanır. Ve saatin ne saati olduğu (Venüs saati mi yoksa Mars saati mi olduğu) Güneş’in Dünya görece konumuna göre belirlenir. Güneş kozmosumuzdaki İlahi Işık’ın sembolüdür, Güneş’in yolculuğunun belli bir parçası olan saatin yöneticisi olan gezegen ise Güneş ışığının içinden geçtiği renkli filtre, sonsuzluğun beyaz ışığını belli bir ana yansıtan vitray üzerindeki renkli bir cam parçasıdır. Avrupa’nın büyük katedrallerindeki vitraylar bu kavramın cisimleşmeleridirler.

Bu fikrin başka bir tezahürü daha vardır ki saat yöneticiliklerinin doğasını daha net hale getirir ve ayrıca zamanın doğasıyla bağlantımızı nasıl yitirdiğimizi açıklığa kavuşturur. Bir melek, kelime anlamına baktığımız zaman bir ulaktır: sayısız melekler sürekli olarak Tanrı’nın iradesini karaya ve denize indirir. Her biri yaptıkları hizmete bağlı olarak farklı bir doğaya sahiptir. Mesela merhametle ilgili bir ferman için Cebrail gönderilirken, adaletle ilgili bir fermanda Mikail gönderilebilir; nasıl astrolojik bir saat Güneş’in beyaz ışınının görünür bir rengiyse, bir melek de Tanrı’nın iradesinin görünür kanalıdır. Yunan yazınında örneğin Pallas Athena’nın kahramanımıza göründüğü ve ona akıllıca bir hile öğrettiği zaman bunun bir örneğini görürüz. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler bu ziyareti Tanrı’nın emriyle gelen bir meleğin ziyareti olarak tarif edebilirler. Bunu astrolojik dile çevirdiğimizde bu bir Merkür temasıdır. Hepsi aynı Kaynak’tan aynı mesajı taşırlar.

Melekler, tıpkı saat yöneticileri gibi, bir zamanlar daha çok aşina olduğumuz şeylerdi. Eskilerde bugün genellikle peri masalı veya en iyisinden sembolizm olarak yorumladığımız birçok melek görülmesi yaşanmıştır. Fakat aslında bunları bir kenara atmamız için kendi kavramlarımıza uymamasından daha iyi bir nedenimiz yok. William Blake, Peckham Rye’de bir melekle karşılaştığını yazdığında, bilim adamlarımız böyle bir şeyin mümkün olmadığı konusunda bizi yeterince teskin etmiş oldukları için, bunun açık bir delilik anını gösterdiğine inanıyoruz. Bu bilimadamları ineklerin koyun artıklarını yiyebileceğini söyleyenlerle aynı kişiler, ama deli olan William Blake. Meleklerin görülebileceğine dair kanıtlar, doğal astrolojik saatlerle birlikte dünyadan silinmiştir. Tıpkı astrolojik saatler gibi melekler hala orada bir yerlerde olsa da, insanlar artık onları fark edemeyecek hale gelmişlerdir. On yedinci asırda bile astrolog William Lilly, artık meleklerle temas kurmanın o kadar kolay olmadığını yazıyordu, çünkü “İrlandalılar gibi gırtlaktan konuştukları ağır bir aksanları vardı.” Sorun belki de meleklerin aksanı değil de bizim giderek sağır oluşumuzdur.

Bir zamanlar bir ihtiyaçtan çıkan saat zamanı, endüstrileşme çağıyla birlikte bir zorunluluk haline dönüştü. İnsanların tabiatları gereği tepki verdikleri zamanın doğal ritimleri, makinelerin yeknesak ritimlerine yenildi. Fabrika sahipleri, düzenli saat zamanını işçilerine empoze ederek doğal ritimleri silmeyi karlı buldular. Saatin doğal zaman üzerine empoze edilmesi tarihçilerin kanıtladığı üzere, iş gücünün kuvvetini bilinçli bir şekilde kırmak için yapılan kasıtlı bir eylemdir. Emekli olan işçilere, artık pek ihtiyaç duymadıkları bir vakitte hediye olarak saat verilmesini içeren garip ritüelde hala bunların izini görebiliyoruz. Burada emekli işçi hatıra olarak kendine eski zincirleri verilen emekli bir köledir.

Dünyaya dair astrolojik bakış herhangi bir tesadüfün varlığını kabul etmez. Bu yüzden saat zamanının egemenliğinin Reform’la birlikte yükselmiş olması ve saat yapımının tipik olarak Protestan bir endüstri olması da bir tesadüf değildir. Bu durum, öz kavramının, geleneksel ilahi kıvılcım kavramının kaybolmasının sonuçlarından sadece biridir. Bu yanlış anlamadan doğan saat zamanı, her adımında veba dağıtan bir seyyah gibi mikroplarını yayarak dolaşıyor. Eski koruyucu meleklerimizin yerine şimdi saati koyduk, bir uzaylıyla karşılaşsaydık, saate tapmadığımız konusunda onu zor ikna ederdik. Her yeri kaplamış olan saat belli bir özden yoksun gerçeklik kavrayışını herkese empoze etmiş durumdadır, oysa bu bir yalan. Geleneksel astroloji batı dünyasında hala doğruyu söylemeye devam eden çok az sesten biridir.

Astrolojiyi zamanın değişken doğasını inceleme olarak gördüğümüz zaman, modern bilimin onu ele aldığında ne yapacağını bilememesini daha rahat anlarız. Onlara göre astroloji var olmayan bir şeyi incelemektedir ve bu yüzden kişinin enerjisini harcayacağı akıllıca bir yer değildir. Ne var ki astrolojiyi anlarsak, zamanın doğasıyla hala kalmış olan aradaki bağlantılarımızı korumanın çok büyük bir aciliyet olduğunu kavrarız. Bizler yaşadıkları çevre bozuldukça nesli tükenen birer hayvan gibiyiz. İnsan şeklindeki mekanik varlıklardan ayrı bir varlık olan insanlar için zaman habitat demektir. Ardı arkası kesilmeyen yirmi dört saat alışveriş merkezlerini sıralamak, bizzat varlığımızı tehdit etmektedir.

Yazan: John Frawley, "The Real Astrology", S. 42-50, Londra, 2000.